Nisil 18, 2007

Inishmaan'ın Sakatı

 

İrlanda kıyılarında, Aran Adaları diye adlandırılan üç sıra adacıktan biri Inishmaan. Bir pub, bir kilise, bol inek ve kıyılarına köpek balığı bile uğramayacak kadar ıssız, küçük, kayalık, verimsiz bir ada. İngiltere sömürüsü altında yaşamış, baskıya, savaşlara, kıtlığa alışmış ve akabinde öz güvenini kaybetmiş, adanın kaba, yoksun, dünyadan kopuk halkı. Inishmaan; ağıt yakan rüzgarın adası.

1934 yılında, Amerika'dan bir film ekibi, komşu ada Inishmore'a çekim için gelir. İşte İrlanda'lı yazar Martin McDonagh, bu çekimin arka planında, Inishmaan adasında yaşayan üç gencin, Inishmore'daki çekime katılıp, oradan bir umutla Amerika'ya gitme hayallerini karanlık güldürü bir uslupla ve masalsı bir biçemle sergiler bizlere. Karanlıktır; çünkü üç gencin merkezinde duran Billy (Deniz Gönenç Sümer) sakat olan sol kolu ve sağ bacağına karşın yüreğinin, düşüncelerinin sağlamlığı arasındaki tezatlığı, üvey teyzeleri dahil ada halkının, Billy'nin fiziksel durumunu baz alarak var olan tezatlığı şiddetli çatışmalara döndürmeleri, kimi zaman seyri zor dramatik bir anlatıma sürükler. Güldürüdür; Helen (Pelin Gülmez) ve Bartley (Mertcan Semerci) kardeşlerin ada yaşamının dayattığı sınır ve kurallara karşı umursamaz tavırları, adanın dış dünya ile tek iletişim kaynağı olan Johnnypateenmike'nin (Atsız Karaduman) haber toplama çabaları ve içki ile öldürmeye çalıştığı annesi (Sema Çeyrekbaşıoğlu) ile olan ilişkisi hayatın trajikomik tarafını yansıtır. Ve evet, ayrıca bu bir masaldır. Çünkü; buram buram umut kokar tüm oyun.

 

Oyun, Billy'inin yetersizlikler içindeki çırpınışlarını anlatmakla kalmaz, koyu ve sert bir şekilde İrlanda tarihini, halkını ve kilisesini de eleştirir. Bu eleştiriler genelde Helen üzerindendir. Çünkü Helen adanın en asi, en kural tanımaz kızıdır ve yıkılmaz bir tabu gibi önlerine çekilmiş bu setlere ancak Helen gibi birisi saldırabilir. Papazların cinsel sapkınlıklarına ve İrlanda'nın İngiltere karşısındaki pasifliğine hicvi ustalıkla dokunduran McDonagh, kimi yerlerde anarşist söylevler ile bir nevi İrlanda'nın direnişçi ruhu ile oyunda da çok sık işlenen halkın bitkin ve güvensiz yanını az da olsa köreltmeye çalışmış gibi. Özellikle İrlanda İngiltere oyununda üç yumurta ile koca İrlanda tarihinin anlatımı eşine az rastlanır bir betinleme.

Yönetmen Ahmet Levendoğlu'nun İrlanda'nın orta batı kıyısı dolaylarının dil özelliklerini Türkçe'ye aktarmadaki başarısını özellikle belirtmek gerek. Orjinal dildeki ayrıksılığı, tuhaflığı, aykırılığı ve kuralsızlığı korumaya çalıştığını belirten Levendoğlu, bu biçemi dilimize aktarmaktaki ustalığıyla oyunun irlandalı olma havasını tamamlamış gözükmekte. Metni bu derece iyi belleyen Levendoğlu, dekoru kayalık bir ada görünümünde, bütün içinde, bir arada tutarak ve sahne değişimlerinde bu görünümü kendi etrafında döndürerek göstergelerden oluşan bir anlatım biçimi uygulamış. Sahneler arasındaki ritm farklılığı ile de oyun ve metin arasında nedensellikten çok göreceli bir bağ kurulmasını, oyucuların hareket ve yorumlama sınırının genişlemesini sağlamış.

Ahmet Levendoğlu, ilk kez bu oyun ile profesyonel tiyatro hayatına adım atan üç genç tiyatrocuyu bizlere tanıştırdığı için de ayrıca bir övgüyü hak ediyor. Billy rolü ile 2006 Bilkent Üniversitesi Tiyatro bölümü mezunu Deniz Gönenç Sümer, Helen rolü ile 2005 Anadolu Üniversitesi Devlet konservatuarı mezunu Pelin Gülmez, Bartley rolü ile Kadıköy Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi Mertcan Semerci. İlk profesyonel oyunları olmasına rağmen üçü de takdiri hak eder bir performans sergilemiştir.

 

Deniz Gönenç Sümer, gerek beden kullanımı ve gerekse devinduyumsal hareketleri ile Billy'i kusursuz bir şekilde sahneye ulaştırarak gelecekte son derece kaliteli işlere imza atacağı sözünü veriyor. Bir kaç derece büyük oynasa da, gerek güzelliği ve gerekse karakterin sevimli yönünü iyi yansıtmasından, Pelin Gülmez'in de son derece iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Kanal Türk'te yayınlanan "Hayırdır İnşallah" isimli sit-comda rol alan Pelin Gülmez'i bu tür sit-com ya da diziler yerine tiyatro sahnelerinde görmek tercihimdir. Oyunun en genci Mertcan Semerci'nin nasıl bir karakter yaşatmasını, bunu nasıl sahnelemesi gerektiğini bilmesi ve bunu iyi bir şekilde uygulaması, tiyatromuz için ümit verici.

 

Ve final; tüm oyuncuların kayalıkları terk edip, masalsı havayı pekiştirir bir şekilde, İrlanda'nın harika ezgileri eşliğinde dans etmeleri ardından bir mucizeye tanıklık edinilmesi, üç saatlik duygular ve ritmler hengamesinden sonra, harika bir dinginlikle tiyatrodan ayrılmanızı, Inishmaan'ın kayalıklarından süzülerek, gerçek hayata üsten bakmanızı sağlıyor. 

 

 

Mart 20, 2007

Vişne Tadında - Mutluluk

 
Uçmayı öğrenmek için düşünmeden kendini boşluğa bırakabilen bir yönetmen, Abdullah Oğuz. İlk zamanlar yere çakılsa da, son eseri ile uçmayı öğrendiğini göstermekte bize. Üstelik Kaf Dağı'nın ardına saklanmış mutluluğu, özgürlüğün simgesi bol dalgalı denizlerde arayarak. Şüphesiz bu Zülfi Livaneli'ye yüklenilmesi gereken bir sunum. Ama Abdullah Oğuz da bundan büyük bir pay alıyor. Film monistic ensamble bir açılışla ilk saniyede tüm hikayenin içine çekiyor bizi. Kaf Dağı'nı andıran muhteşem bir dağ manzarası ile karşılıyor. Ardından; gölün kıyısında başına ne geldiği her hali ile belli bir şekilde baygın yatan Meryem'i (Özgü Namal) göstererek, huzur dolu bu görüntünün içinde ki çelişkiyi sunuyor. Başka söze, başka resme, başka mizansene gerek yok.
 
 
Son derece güçlü bir görsellik ve dahi oyun ile o kadar etkili bir atmosferde ilerliyor ki film bir an Özgü Namal mı Meryem'i oynuyor yoksa Meryem mi Özgü Namal kılığına girmiş anlayamıyoruz. Sıklıkla kullanılan, doğu kökenli dizilerde izlemekten bıktığımız bir konuyu bu derece üstün bir sinema dili ve bu derece gerçekçi oyun gücü ile sunması, daha önce hiç duymadığımız, izlemediğimiz bir hikayeyi izliyormuşçasına etkisi altına alıyor, meraklandırıyor.
 
Amca oğlu Cemal'in (Murat Han) askerden gelmesi ile beklentilerin, umutların töre ile çatışmasının en şiddetli hallerine şahit oluyoruz. Kirlenmiş Meryem'in saf ve temiz sözlerinde bir kez daha meryemleşiyoruz. 
 
Bir çok karesinde nedense Theodoros Angelopoulos'u hatırlatan uzun ve yavaş ilerleyen tren sahnesi, belirsizliği ve çatışmanın verdiği sıkıntıyı bize yeterince verdiğini söyleyemesek de Türk filmlerinde alışık olmadığımız bir anlatımla tüm eksikliğini silip atmakta. Tabi bu Theodoros yakıştırmasına sebebiyet veren Zülfi Livaneli müziğinin kimi yerlerde Eleni Karaindrou'yu anımsatması yüzünden de olabilir.
 
 
Herşey bu kadar etkili giderken bir den Profösör İrfan (Talat Bulut) ile yolların kesişmesi ile ağızda ekşi bir vişne tadı bırakıveriyor film. Güçlü alt metinleri, sağlam karakterleri ve eylem içeren hikayeleri ile Meryem ve Cemal o kadar etkisi altına alıyor ki bizi, İrfan'ın sadece kendisi için bir şeyler yapma, yaşadığı zengin ve şaşalı hayattan lüks bir gemi ile sıyrılma isteğindeki hafif ukala ve hafif jakoben tavrı, hikayenin ana karakterliğinden uzaklaştırıp sadece bir nevi Meryem ve Cemal'i taşıma görevini üstlenen bir yan role büründürüyor kendisini.
 
Film töre konusunu merkezine alıp bir yol hikayesi olma yolunda ilerliyor. Değişen mekanlar ile birlikte karakterlerin de değişmesini bekliyoruz. Özellikle İrfan'ın etkisi ile Meryem ve Cemal'de bu değişimi somut bir şekilde görsek de, İrfan için aynı şeyi söylememiz güç. İrfan karakterinin en önemli eksikliği, geçmişine dair, içi boş bir kaç diyolog dışında bir şey sunulmaması. Hani bir değişim varsa da, terk ettiği yaşama ve o anlardaki İrfan'a dair bilgisizliğimiz, bu değişimi görmemizi engelliyor. İrfan karakteri sanki batı kültürünü temsille hikayemizde kaptan-eğitmen rolünü üstlenmiş gibi. Bu da filmin ikinci yarısında çatışma etkisinin kaybolmasına ve hikayenin zayıflamasına sebebiyet veriyor. Kent soylu edebiyatını baskın hale getirerek,töre dinamizmini sindiriyor. Senaryoda ki bu aksaklık yüzünden üst düzey sinema filmleri arasına girecekken birden sıradan güzeller içine dahil oluveriyor Abdullah Oğuz'un Mutluluk filmi.
 
 
 
 

Mart 14, 2007

Hasta Yatağımın İğneli Düşü

 

9 Mart 2007

Derin derin nefes al. Rahatla. Burasını unut. Şu an aslında; mücevher parıltısında bir güneşin, deniz aşkı ile ısıtmış, ince, sarı ve sıcak kumsalında uzanmaktasın. Hadi oradan be! Taş sanki mübarek. Unut. Üşüyorum. Unut!

 

- Hazır. Uzanın.

 

Yok. Uzandığımın bile farkında değil. Korkmaya başladım. Korkma. Cesur ol. Hem bir düşün. Volkanik dağlar... Ulan ne alaka! Çok para harcadım, çok. Kaç gün oldu? 3 mü? Salı akşamı başladı. Volkanik dağlar aktif hale geldiğinde bir nevi yeryüzünün canına okur. Ama sonrası... Karnım açıktı. Boğazımdan yiyemiyorum ki. Veled gibi oldum. Mama kıvamında besin. Besin değeri yüksek midir bu volkanik dağlardaki bitkilerin? Petrol...

 

- Derin derin nefes alın.

 

Nefes al. Nefes ver. Volkanik dağ. Petrol. Besin.

 

- Kasmayın kendinizi. Derin nefes alın.

 

Gel de kasma. Ahan. Dağ harekete geçti. Allah! Acı yok! Acı yok! Nasıl yok? Petrol! Ne petrolü? Petrol yatağımı lan benim vücudum! Çıksa çıksa işe yaramaz sarı bir sidik... Ah!

 

- Bitti. Geçmiş olsun.

 

- Teşekkür ederim.

 

Ne yapıyorum ben ya? Hatun acımadan en mahrem bölgemde sontaj çalışması yapsın, ben de teşekkür edeyim. Manyak mıyım, mazoşist miyim neyim? Ah! Hadi olum. Ha gayret. Toparlan. O da ne? Kapı açık. Kimse görmüş müdür? Erkek adamsın. Yiğidin malı meydandadır. Ne malı? Arka kaputu açık E-5 satıcısı mıyım?  Töbe töbe.

 

- Reçeteniz burada. Tekrar geçmiş olsun.

 

Bırak bu kadifenin rüzgar yalamış gülüşünü. Evli olsam boşardım seni. Hadi. Son iki adım. Sol cenah iflas. Irak'ın petrol yatakları bile bu kadar delinmemiştir. Gel gör ki hala hastayım. Geldiğim gün belli idi böyle olacağı. O gün çekip gitmeliydim. Ah kafa işte.

 

3 gün önce

Ağrı. Ağrımak. Ağırmak. Cık. Böyle bir kelime yok. Ama ayaklarım ağırıyor. Bağırıyor gibi birşey. Ateşim de var. Boğazlarım komikazelerin saldırısına uğramış gibi darma dağan. Vatandaş benden sonra gelen dördüncü kişinin işini yaptı. Benim tarafa bakmıyor bile. "Siz oturun ben işlemlerinizi halledince haber veririm." Meali; sen sorun çıkaramayacak kadar hasta ve aciz birisin, şimdi seninle uğraşamam, sen git tüne şurda, ben keyfim olunca yaparım işlemlerini. Üşüyorum. Bana mı bakıyor?

 

- Gökmen Tosun. Buyrun.

 

Ha, benim evet. Ateşten olsa gerek sen bile güzel gözüküyorsun gözüme.

 

- Yirmibeş YTL.

 

Cüzdanım? Cebim niye bu kadar derin bugün? Dur bir dakika!

 

- Yirmibeş mi? SSK için onbeş değil miydi?

 

- Nöbetçi doktor bakacak size. Dışardan geldiği için SSK kabul etmiyor. Saat altıdan sonra SSK indirimi yapmıyoruz bu yüzden. Biz gene de size iyilik yapıp indirim yaptık.

 

İyi de bana ne? Gelmesin dışardan. Koca hastane. Veriverin bir oda burda kalsın. Hem saat kaç?

 

- Yapmayın. Saat daha altı onbeş. Onbeş dakika için mi bütün bunlar?

 

- Beyefendi, altıdan sonra doktorumuz yok. Nöbetçi doktorumuz bakıcak size. Buyrun ileriki oda.

 

Hatunun dili mi bu uzanan? Kulağımın içini kırbaçlıyor sanki. İyilik dediği bu olsa gerek. Örs ve üzenginin inlemelerini duyuyorum. "ileriki oda... ileriki oda..." Bıçak gibi başımdaki ağrı, göz kapaklarımı kesiyor. "İleriki oda..." Gidicez el mahkum. İlaç almalı, köreltmeli herşeyi. İlaç... Sigorta...

 

- İlaçları sigortadan alabileceğim ama di mi?

 

- Yarın sabah gelip başhekime onaylatınca alırsınız.

 

Yarın... Sıcaklaştı birden burası. Ayakuçlarımdan boğazıma doğru kopma sesleri duyuyorum. Hastane sadece bu kadının dilinden müteşekkil sanki. Koca bir dil havada tükürüğe bulanmış, onsekizlik kız edasında sallanıyor.

 

- Hanımefendi, ben eğer yarın ilaçlarımı alacaksam, neden doktora şimdiden gözüküyorum ki?

 

Bu bir soru değil aslında. Hakikatın, soru işlemeli dantel bir perde ile örtülmüş hali. Üşümem geçti. Bıçaktan olma ağrım kasıklarıma doğru ilerliyor. Hatun dilini toparladı, bir kaç havada salladıktan sonra boğazıma doğru fırlattı. Son bir hamle...

 

- Anlamıyorsunuz. Şu anda çok kötüyüm. Doktora gözüküp ilaç almak istiyorum. Eğer şimdi ilaç alamayacaksam, doktora gözükmemin de bir anlamı yok.

 

Dilini çektiğine göre anladı. Ücreti ne ile ödedim ben? Kredi kartı. Şimdi bunlar bu yüzden geri vermezlik yaparlarsa. "Kredi kartı ile ödediğiniz için para iadesi yapamayız." Akşam akşam olduk mu yirmibeşten. Hastane kokusu kömür kokusuna döndü birden. Oysa burnum koku almazdı benim. Üşümeye başladım. Hatun diğerleri ile anlamadığım bir dilde konuşuyor. "ileriki oda..."  Kulak zarımdaki titreşimi gözümle görmem imkansız di mi? O zaman önümde sallan şey ne? Hastane eriyor önümde. İleriki odanın kapısı kalıyor bir tek. Kömür kokusu değil bu? Hatun eli ile işaret ediyor. "İleriki oda kabul etti sizi."

 

 

 

« Önceki ::