Mart 3, 2007

Hiyeroglif ve Sesli Roman - Sis ve Gece

Hiyeroglif yazıları bilirsiniz. Hani şu bizim mısırlıların kullandığı resimli yazı çeşiti. Sis ve Gece filminden çıktığımda aklıma gelen ilk kelime "hiyeroglif" oldu. Film boyunca kişiler belli duruşlarda durup bu duruşların alt yapısını uzun uzun anlattılar. Üstelik son derece edebi bir dille. Misal hayran kaldığım tek karakter Piç Neco (Tardu Flordun), bir çok yazardan çok daha düzgün bir anlatım sergiliyordu, tüm o alt sınıf kültürüne rağmen. Hele Cuma'nın (İlyas Salman) sorgu polislerinden gördüğü onca hakaret ve dayaktan sonra, bu derece düzgün bir Türkçe ile geçmişini anlatması beni o kadar hayran bıraktı ki kendine, hani bu karakteri bir de okumuş biri olarak hayal etmeye çalıştım... Yok olmuyor... Daha üstünü hayal bile edemiyordum.

Eğer hikaye, karakterlerin paranoyaklığı, kendisi ile savaşı ve iç hesaplaşmaları üzerine kurulmuş ise ve bu hikaye bir sinema filmi olacaksa, bunu karakterleri uzun uzun konuşturarak, her bir ayrıntıyı anlattırarak değil; oyunculuk gücü, görsel atmosfer, kamera açıları, müzik ve ses kullanımı en önemlisi tüm bunları aynı paralellikte ki paranoyakça bir kurgu ile sunmalı ve biz izleyicileri beyninden vurmalıdır. Roman ile sinemanın en önemli farkı da budur. Romanda sahneleri ve karakterli siz kurarsınız. Zihninizde yaşarsınız. Halbu ki sinema filminde perde sizin zihninizdir. Sizi öyle bir etkisi altına alır ki perdede ne görüyorsanız onu yaşarsınız. Harici bir dünya kuramazsınız.

 

Sis ve Gece'nin en büyük eksikliği bu noktada çıkıyor ortaya. Bizler film boyunca birilerinin hayatını dinliyoruz. Evet, sadece dinliyoruz. Tıpkı bir romanı dinler gibi. Cuma babasını anlatırken biz zihnimizde babasını hayal ediyoruz. Halbu ki bunu perdede yönetmen Turgut Yasalar yapmalı değil miydi? Bizler yönetmenin kurmacasını izliyeceğimiz yerde kendi kurmacamızı kendimiz oluşturuyoruz. Bu da ister istemez belli bir süre sonra dokumanter bir film seyrediyor havasına sokuyor bizi. Sorgulanan oyuncuların her birisi o kadar güzel karakterlerini taşıyorlar ki bu dokumanter havayı daha da kuvvetlendiriyor. Tabi tek bir istisna, Fahri rolündeki Yetkin Dikinciler. Filmdeki en duygusuz, ifadesiz, karaktersiz tek karakter. Mavi Gözlü Dev filminde baş rolü üstlenmiş olan Dikinciler'in, bu filmde bu derece kötü olmasını tamamen oyuncu yönetimine ve senaryoya yormak ve Mavi Gözlü Dev'de Nazım Hikmet'i ruhuna uygun bir şekilde canlandırıcağını, hüsrana uğratmayacağını hala ve inatla ümit etmek istiyorum.

Romandaki sistem eleştirisi de filmde kaynamış durumda. Teşkilattaki telaşı, konuşulanları anlamak için romanı okumuş olmak şart. Romandan bi haber birisi için teşkilattakilerin telaşı, iki de bir rüya yolu ile karşımıza çıkan, romanda bir kahraman olarak sunulan velev ki filmde bir nevi anlatıcı rolüne bürünmüş, ne olduğu belirsiz bir karakter durumuna sokulmuş Yıldırım'ı (Mehmet Güleryüz) tanımadan anlayabilmesi çok güç. Bu derece kilit bir karakter olmasına rağmen Yıldırım'ı es geçip Cuma'nın filme hiç bir katkısı bulunmayan hayatını uzun uzun anlattırılması, zaten güç olan roman uyarlamasını daha da bir olumsuz hale sokmuş.

 

Senaryo, kurgu ve yönetimdeki eksiklikler yanında diğer göze ve kulağa takılan sorunları dile getirmenin pek de bir önemi kalmıyor. Ama en çok dikkatimi çeken Sedat'ın (Uğur Polat) rüya gördüğü her uykudan zıplıyarak uyanması, özellikle rüyalar üzerine kurulmuş bir anlatımda, belli bir tekrardan sonra komik duruma düşüyor bu uyanış biçimi. Yani "hiç mi normal uyanmaz bu adam" diyesi geliyor insanın. Karısına acıyor. Düşünsenize her sabah sıçrayarak, korku ile uyanan bir eşiniz var. Kalp dayanmaz buna. Şu var ki final sahnesi film gibi film havasında idi. Hani final sahnesi de olmasa sinema filmi seyrettiğimizi anlamıyacaktık bile.

 

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Arkadaşına Gönder!

<%EntryCommentCount%> yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »