Eylül 27, 2006

İletişim Sökükleri

Koca karınlı devlerin, iştah kesen sofralarında, en gereksiz yüzleri ile bize bakan arketipler. İletişim denen çukurun içinde, bu sofranın en haz ürünü olma adına harcanan çaba. Söküklerimiz var. Ve bu sökükler bizleri yutmuş durumda. Farkında olmama ya da gölgesiyle barışma. İlgisiz durma ya da düşman edinme. Hepsi bir artık.

Fikri bazda oluşmuş tavırları alıp kişilik ile savaştırmak, çağımızın en maharetli eylemi. Suskun kalmanın zoraki etkileyiciliği, konuşmanın altında hiç olduğu şu günlerde, her ne kadar dostluk adına söz söylesekte, anlaşmanın maskelere takıldığını görüp, tavırsızlığın kucağına atlamak gibi bir şey artık dost kalmanın tanımı. Takınılan tavırların olayları gösterdiğini unutup, kişiliğimize düşman gösterilen dostluk ise maziye karışmış durumda. Anlıyacağınız artık kabul görmek için ağlamak gerek ya da kontrolsüz konuşma.

Büyüklük, kollektif ruhun kendi bünyesinde inandırdığı bir çeşit halusinasyondan başka bir şey değil artık. İnan ve inandır. Kişiler arası iletişimde bu halusinasyon çevresinde şekillenir oldu. Reklam denen şahsına münhasıp sanatsal yalanda oluşturulmuş bu dünyanın alt metni olarak çıkıyor karşımıza.

Bebeklikten ekmeğimize katık yaptığımız bu kültür en önemli söküklerimizden birini teşkil etmekte. Unutulan ya da yok sayılan gölgelerimiz ve yüzlerimize taktığımız onlarca maskelerimizle bizler, aynada kendini seyredip bir yandan patlamış mısır yiyecek kadar yabancılaşmışız ve hatta tüm bunları tavır denen eylemin sırtına yükleyip, yansımalarımıza düşman kesilmişiz.

Tavır, kişiliğini tamamlamış insanların eylemidir aslen. Olaylara karşıdır ve yapıcı faktörün önemi yoktur. Kişiye tavırda ana merkezde olayı gösterir. Kişiliğe ise tavır takınılmaz.Kişilik ret edilir, iletişim dışı bırakılır ve en uç noktasıda düşmanlıktır.

Bir yerlerimizde kalmış bu anlayışı kabul gördüğümüz gün düzlüklerde, bağırmadan ve fikirlerimizi yamalamadan, bir gün iletişebileceğiz. 

 

 

Eylül 5, 2006

Beyaz Sinema

“Biz sinemaya karşı değiliz ,  fahşaya karşıyız.”
İmam Hûmeyni

Yıl 1979. İran İslam devrimi günleri. Ve İmam Hûmeyni İran sinemasının rotasını çizecek açıklamayı yapıyor. Sonrasında, devrim öncesi 130 yönetmen varken, şimdilerde 200'ü bulan yönetmen sayısı ile, 300'ün üzerinde uluslararası ödül almış, 4000'den fazla uluslararası festivale katılmış, dünyaya kendini ispat ettirmiş ve çok saygın bir yer kazanmış İran sineması çıkıyor karşımıza. Kendi sinema dilini oluşturmuş İran kültürü. Özünde insan olan ama İslam hassasiyeti içinde bir dil.

İnsan ister istemez diğer İslam ülkelerine de bakıyor. Ve maalesef aynı başarıyı ve inceliği göremiyor. Bunun nedenleri her ülkeye göre değişir tabi. Ama biz şimdilik yaşadığımız yere, Türkiye'ye bakıcaz ve ordaki İslam sinemasının durumuna şöylemesine, yüzeysel değinicez.

Türkiye'de sinema, Atatürk'ün bizzat teşviki ile 1932 de çekilen ve hatta Atatürk'ün de küçük bir rol ile kendini oynadığı "Bir Millet Uyanıyor" filmi ile başladı. Ama o dönemlerdeki siyasi otorite ve getirilmeye çalışılan sistem, islami kesimin sindirilmesi ve etkisiz kılınmasını da kapsamaktaydı. Zaten bir varlık mücadelesi veren kesimin, sinema gibi yeni ve son derece lüks bir sanat ile ilgilenmesi beklenilemezdi tabi. Gene de Bediüzzaman Said Nursi gibi zatların sinema salonlarına gidip film seyretmeleri eğer şartlar uygun olsa idi sinema ile ilgilenecelerinin işaretini vermekte bizlere.

1980'lere kadar, gerek siyasi ve ideolojik çatışmalar ve gerekse çok daha hayati gereksinimlerin bulunması, islami kesim ile sinemanın arasını oldukça açık tuttu ve sinema Yeşilçam'cı kötü esnaf mantığının para kazanma biçimi olarak kaldı. Bu derece ruhsuz ve maddiyatçı bakışlardan çıkan ürünlerde doğal olarak aynı değersizlikte ve tek düzelikteydi.

80'lerle birlikte askeri darbeden sonra meydana gelen siyasi değişim ve Anavatan Partisi ile birlikte uygulamaya giren liberalizm, islami kesimin yaşam standartlarının değişmesine ve gelişmesine olanak tanıdı. Bununla birlikte kesim, bir çok dalda olduğu gibi sinemada da kendini göstermeye başladı. Mesut Uçakan, Yücel Çakmaklı, Salih Dirilik ile başlayıp, 90'larda İsmail Güneş, Mehmet Tanrısever gibi isimler İslami Sinemanın ya da diğer bir değiş ile Beyaz Sinemanın yapı taşlarını oluşturdu. Fakat izledikleri yol Yeşilçam olduğundan, olgularla ilgilenmek yerine sadece duyguları hedef aldıklarından, bir kaç film dışında, bırakın İran Sineması gibi özgünlüğü olan ve dünya çapında nitelikli filmleri, kendi kesimlerini bile doyurmayan salt slogan ve söylevlerden müteşekkil filmler çıkardılar. 

2000'li yıllara geldiğimiz zaman, İslami Sinema sadece 80'li-90'lı yıllardaki filmlerden oluşan nostaljik bir akım olarak kaldı. Her ne kadar 2005 de İsmail Güneş ve Mesut Uçakan yeni bir atılım yapmaya kalksalarda çıkan ürünler eskilerini aratır düzeydeydi. Çünkü hala basit ve tükenmiş "bizim sınıf"a oynanmakta, yeni ve özgün sinema dilinden çok, kurcalanmış duyguları gıdıklamaktan başka bir düşünce taşımayan filmler yapılmakta.

Bu yapı değişir mi, özgünlük kazanır mı bilmem ama sinema denen mefhum, kesim tarafından önemsenmediği sürece, bu süreç devam edecek gibi gözükmekte.

 

 

Eylül 2, 2006

Üç Sıradışı (Saam gaang yi)

İnsan, ego baskısı ile hareket ettiği sürece, en yırtıcı hayvandan daha da acımasız olabiliyor. Düşünün bi, aşırı kıskandığınızda ya da birisine çok fazla öfkelendiğinizde içinizden öldürmek gelmedi mi hiç? Peki ya istekleriniz için nelere katlandınız? Mesela güzel olmak için neleri feda ettiniz? Çeşit çeşit kremler, binbir türlü acı dolu estetik ameliyatlar, masajlar, iğneler... Bütün bunları yaparken ne kadar uca gittiniz? Sınırları zorladınız mı?

Ya insanoğlu, ne kadar ileri gidebilir?

Takashi Miike, Fruit Chan ve Chan Wook Park bu sorunun etrafında, insanoğlunun korkuları, öfkeleri, kıskançlıkları, istekleri kısacası ego doğrultusunda sınırları zorlayan, sıradışı üç hikaye ile karşımıza çıkıyor.

 

Takashi Miike "Kutu" ile her zamanki tarzından uzaklaşıp, Freud destekli bilinçaltı ile bir vicdan hesaplaşma örneği sunuyor bizlere. Ölümüne sebebiyet verilen bir kardeş. Paylaşılamayan takdir edilme. Ferud'a selam, baba yatağında uyuma isteği ve kaza sonucu ama aslen istenilen bir ölüm. Yıllar geçer. Kızımız büyür. Başarılı bir yazar olur. Ama bilinçaltındaki suçluluk duygusu rahat bırakmaz. Ferud'un da dediği gibi özellikle çocukluk döneminde bastırılmış duyguların dışa vurumu olan rüyalarda hep bir çatışma vardır. Bir gün tıpkı babasının kardeşine başarısından ötürü verdiği ödül gibi, yazdığı romanlardaki başarıdan ötürü bir hediye alması, bilinçaltındaki düğümün çözülmesine sebebiyet verir.

 

İki ruh bir bedendedir artık ve bebekler bunu anlatmada mükemmel bir enstrümandır. Takashi Miike'nin elindeki enstrümanları bu derece iyi kullanması hem görsel hem de derinlik olarak kısa filme yakışır bir iş çıkartmıştır kendisine.

 

İki kardeş kutuya girer ve babanın bir işareti ile kutular açılır.

Çiçek desenli kötülük özgürdür artık.

Ne kadar açsınız? Eskisi gibi güzel görünmek istiyor musunuz? Peki ya eşiniz sizi hala eskisi gibi seviyor mu? Yoksa artık genç olmadığınız için aldatıyor mu sizi? İhtiyarlamak, yalnız kalmaktır diyenlerden misiniz? Bütün bu korkulardan uzaklaşmak ve eskisi gibi genç ve taze olmak için ne olsa yaparım diyor musunuz? O zaman tam size göre bir yemeğimiz var: "Mantı".

Fruit Chan nefis bir yemek hazırlamış bizlere. İçinde kürtaj, çekirdek aile sorunu, ensest ilişki ve meşhur uzakdoğu gıda tüketim uçarılığı mevcut ve bütün bunların üstüne Darwinizimden "güçlü olan yaşamaya devam eder" sosu. Evet hazmı çok zor hatta midenize kramplar girebilir. Bu yemek günlerce sizi açta bırakabilir. Gene de bu üç filmden en iyisi ve en yenilesi kendileri.

Yukarda bahsettiğimiz tüm korkuları yaşayan eski bir aktris ve bu korkuları yaptığı özel ceninli mantı ile giderdiğini iddia eden bir kadın. Salt anlatım içinde, korkuların insanı nasıl bir vahşete düşürdüğünü gösteren film, final sahnesinde, aktirisin karnındaki bebeğini düşürüp, güzel kalma uğruna yemesi ile olabilecek en üst sınırı bize göstermekte, aklımız ve ruhumuz yanında midemizi de alt-üst etmekte.

Ve üçlemedeki en sönük film. Chan Wook Park'tan "Kes". Teknik olarak diğer iki filmden ayrılan bir özelliği var. Bu özellikte, gerek kurgusu ve gerekse sahne planlarında çok fazla Hollywood havası barındırması. Hani oynayanlar Kore'li değilde Amerikan enstitüsünden olsa idi bu filmin bir uzakdoğulu yönetmenin elinden çıktığına inanmamız zor olacaktı. Bu tarzı sevsemde, geneldeki uzakdoğu havasına uymadığından bu seri içinde beğendiğimi söyleyemiycem. Ayrıca verilen mesajlar direk ve diyaloglar içinde verilmesi de, iki filmin derinliğinden kopup, yüzeysel bir seyir takip etmesine neden olmuş.

Hem zengin, hem başarılı, hem de iyi insan olan bir yönetmen. Hayatında hiç bir başarı elde edememiş, fakir ve sarhoş bir babanın oğlu, hatırlanmayacak kadar önemsiz bir figüran.

Ve bir gün figüran "sen bu dünyada hem zengin hem de iyi olarak yaşadın ve karşılığında diğer dünyada da yerin cennet olacak, oysa ben burda fakir ve sefalet içinde yaşadım ve diğer taraftaki yerim de aynı sefaletlikte olacak" diyerek iyi yönetmeni kötülük yapmaya zorlar üstelik yönetmenin karısını kullanarak. Yapılacak iş basittir. Ya figüranın getirdiği çocuğu öldürecek ya da karısının her 5 dakikada bir, bir parmağının kesilmesine şahit olacak.

Oyun başlar, itiraflar vücud bulur, ihanetler ayyuka çıkar, iyi gözükenler içlerindeki katili çıkartır yüzeye, bu derece adrenali bol film kötü ve klişe bir sonla bitiverir. Her ne kadar filmin başında, yönetmenin çektiği filmde gösterilen sahnedeki olaylar filmin sonunda bizzat yaşansa da, bu hareket filmin bu yönünü kurtarmaya yetmemiştir.

Kötü anılar - kan - işgence. Uzakdoğu sineması deyince akla gelen bu üç unsuru usturuklu bir şekilde kullanmışlar ama gene de farklı ve başarılı olmayı başarmışlar. E ustalık böyle bişe zaten.

« Önceki :: Sonraki »